Ana Sayfa Avrupa Korona virüsü en çok yoksulları vuruyor! – Hüseyin Bektaş

Korona virüsü en çok yoksulları vuruyor! – Hüseyin Bektaş

Lausanne, mars 2019

COVİD-19 pandemisi bütün dünyayı etkisi altına alırken, başta sağlık, ekonomi, sosyal hayat olmak üzere bütün alanları, toplumu ve ülkeleri derinden etkilemektedir. Genellikle birçok felakette olduğu gibi korona virüs salgınından da en fazla yoksul halk tabakaları etkilenmektedir. Bunalar başta yaşlılar, kronik hastalığı olanalar, yakınlarını kaybedeneler, kadınalar, gençler, yalnız yaşayanlar, dışlananlar, engelliler, bunlar içinde özellikle duyma engellileri ve psikolojik sorunlar yaşayanlardır. Yapılan birçok yeni araştırmaya göre, virüsün sosyo-ekonomik olarak zayıf olan bölge ve mahalleri daha uzun süreli ve derinden etkilediği görülmektedir.

Egemenler bütün kurumlarıyla (hükümet, meclis, siyasi partiler, okul, basın, kolluk kuvvetleri vb.) durmaksızın, COVİD-19 salgının herkesi eşit derece etkilediği, bunun bir “sağlık krizi” olduğu ve buna karşı hep birlikte kemerleri sıkmamız gerektiğini söylemektedir. Her defasından “hepimizin aynı gemide olduğu” yalanı durmaksızın tekrarlanmaktadır. Bugün ortaya çıkan durum “sağlık krizi” olarak adlandırılsa da bunun aslında bir kapitalist sistem krizi olduğu gün geçtikçe daha yalın olarak ortaya çıkacaktır. Sağlık krizi olarak ortaya çıkan bugünkü durum hızlı bir şekilde sosyal ve giderek siyasal bir krize dönüşecektir. Var olan sorunalar giderek ağırlaşacak, derinleşecek, yeni sorunları tetikleyecek, sağlık krizi sosyal krize, sosyal kriz de siyasal krizlerle birleşerek derinleşecektir. 

Gelişmiş, zengin, ilaç üretim teknolojisi ve şirketlerinin merkez ülkelerinden biri olan İsviçre, bugüne kadar 9’000 insanın COVİD-19 salgınından ölmesini engelleyemedi. Pandeminin yayılmasını önlemek için alınan bütün tedbirler, öncelikle büyük tekellerin çıkarları, istekleri ve talepleri merkeze alınarak hayata geçirildi. Bu süreç ve uygulamalarda ekonominin insan sağlığına tercih edildiğini her defansında yeniden görmüş olduk. Yapılan devlet yardımlarından en büyük payı büyük şirketler alırken, salgından en çok etkilenen, orta ve küçük esnaf, kendi hesabına çalışanlar, güvencesiz işlerde çalışanlar, kaçak göçmenler, gündelikçiler bu yardımlardan ya en az faydalanmakta ya da hiç yararlanamamaktadır.

Pour obtenir son sac de provisions, il fallait patienter 3 heures. KEYSTONEMARTIAL TREZZINI 02.05.2020

Mayıs 2020’de Cenevre’de bir poşet yiyecek yardımı almak için üç saat kuyrukta beklemek lazımdı!

İsviçre Federal İstatistik Ofis’ine göre 2019’da ülkede yaşayan nüfusun %8,7 (735 000) yoksulluk içinde yaşamaktadır.   Bu durum önümüzdeki dönem ve yıllarda İsviçre gibi merkez Avrupa ülkelerinde dahi var olan adaletsizlikleri derinleştirecek, yeni sosyal sorunları tetikleyecektir. Bazı bölgelerde bir yıl önceye göre işsizlik oranları %40 civarında artarken, devlet yardımlarına başvurular tarihin en büyük rakamlarına ulaşmış durumda. Cenevre kantonunda sosyal yardıma başvuran kişi sayısı ikiye katlanarak kantondan yaşayan toplam nüfusun %9’una ulaşmış durumda. Ayrıca sosyal yardımda olanlar, işlerini kaybedenlerin yeni iş bulma şansları giderek azalmakta ve sosyal yardımda kalma süreleri uzamaktadır. Kantonun resmi verilerine göre sosyal yardıma başvurularda ayda %20 civarında bir artışın olduğu ve 2005’te sosyal yardımda olan biri ortalama 2,6 sene kalırken bugün aynı kişi 4,5 yıl kalmak durumundadır. [1] Ortaya çıkan bu yeni durumdan dolayı, kanton yetkilileri zamanında dar gelirlilere geçici yardım için oluşturulan sosyal yardımların, artık sürekli ve kalıcı bir sigortaya dönüştürülmesini tartışmaktadır.   

Cenevre Üniversite Hastaneleri (HUG) ve Lozan’da bulunan Fedaral Politeknik Okulu (EPFL) işbirliğiyle yapılan bilimsel bir araştırmaya göre, COVİD-19 salgının yoksul bölge ve mahallelerde, zengin bölge ve mahallelere göre, daha hızlı yayılmakta ve toplumu daha derinde etkilemektedir.[2] Bahsi geçen bu araştırma Cenevre’de, Şubat-Aralık 2020 tarihleri arasında, birinci dalga COVİD-19 salgını sırasında, 3355 pozitif test sonuçlarının incelenmesi üzerinde yaptıkları araştırmalara dayanmaktadır. Cenevre Üniversite Hastanesi, ilk yardım servisi bölüm şefi olan Prof. Dr. İdris Guessous başkanlığında yapılan bu bilimsel araştırmanın, halk sağlığını korumak ve önleyici tedbirler almak için birtakım öneriler oluşturmaya hizmet etmesi bekleniyor.  

Genel olarak yoksul mahallelerde yaşayan kişiler daha fazla sağlık sorunları yaşamaktadır. Daha önce obezite üzerinde de bir araştıran yapan bu kurum benzer sonuçlara ulaşmıştı. Özellikle salgın hastalıkların yayılmasında nüfus yoğunluğunun önemli bir faktör olduğu bilinmektedir. Nüfus yoğunluğu yoksul mahallerde, zengin, villa veya bahçeli seçkin mahallelere göre, daha fazla olduğu bilinen bir gerçektir. Ayrıca bu mahallerde, alt yapı, gerekli alışveriş, evlere servis yapacak esnaflar da daha azdır. Buda virüs kapan insanların temel ihtiyaçlarını gidermek için evde kalma olanaklarını sınırlandırmakta, bu insanlar ihtiyaçlarını karşılamak için toplu ulaşım araçlarını kullanmakta, alışveriş merkezlerine gitmektedir. Böylece virüs hem daha hızlı yayılmakta hem de daha uzun süre bu bölgelerde kalmaktadır. Fakir bölgeleri, zengin bölgelerle kıyaslayan bu araştırmada, virüsün yoksul yerleşim yerlerinde iki-üç kat daha uzun sürdüğü ve yayılma zincirini kırmanın daha zor olduğu tespit edilmektedir.

Durumun sadece bir iki büyük yerleşim bölgesini ilgilendirmediğini, yapılan bu araştırmanın da gösterdiği gibi, bunun genel bir sorun olduğu bir kez daha ortaya konmuş oldu. Günümüzde, dünyada fazla ve kalitesiz yemekten kaynaklanan hastalıklardan ölen insan sayısının, yoksulluktan veya yetersiz beslenmeden dolayı ölenden daha fazla olduğu öne sürülmektir. Sosyo-ekonomik durumun sağlık üzerinden direk bir etki yaptığı, bugün artık daha net olarak, ortaya konulmaktadır. Yoksul bölgelerde yaşayan kişilerin genellikle daha ucuz ve sağlıksız ürünler tükettikleri, düzensiz beslendikleri, daha az spor ve fiziksel aktiviteye katıldıkları üzerinde durulmaktadır. Ayrıca bu yerleşim bölgelerin lojman ve şehirleşme yapısının, bugün yaşamakta olduğumuz COVİD-19 salgını ve bundan sonrada daha sık olarak ortaya çıkacak buna benzer salgın hastalıklara karşı, korunmayı oldukça zor bir hale getirdiği bilinmektedir. Bütün bu faktörlerin birleşmesiyle bahsi geçen bölgelerde yaşayan insanların daha kırılgan bir sağlık yapısına, hipertansiyon, obezite, diyabet, kalp-damar ve solunum yolu hastalıklarından daha fazla etkilenmesine neden olmaktadır. Araştırma birçok küçük mahalle üzerinde daha ayrıntılı detaylara girmektedir. Bahsi geçen bölgeler ve buralarda yaşayan kişilerin gelir durumları, kira bedelleri, işsizlik oranları gibi farklı açıdan durum incelenmektedir.  

Peki yaşadığımız bu durumdan nasıl çıkacağız?

Bugün bir “sağlık krizi” olarak ortaya çıkan COVİD-19 salgını öncelikle iki temel nedene dayanmaktadır, bir yandan üretim-taşıma-tüketim modeli, diğer yandan bununda neden olduğu “çevre krizidir”.  Birçok bilimsel çalışma ve raporun da işaret ettiği gibi, bundan önceki pandemilerde (SARS, Ebola, H1N1″domuz gribi”) olduğu gibi hayvanlardan insanlara geçen salgın hastalıkların temel nedenlerinin başında endüstriyel hayvan yetiştiriciliği, biyolojik çeşitliliğin yok edilmesi ve insanların vahşi alanlara giderek daha fazla girmesidir. Yine bu raporda işaret edilen bir diğer nokta ise eğer biyolojik çeşitliliğin korunmasına, doğanın doğal döngüsündeki uyuma dikkat edilmezse bu gibi salgınlar daha sık ve daha ölümcül olarak gelecektir. Bu verilere rağmen, sağ partilerden, liberallere, onlardan sosyal demokrat partilere kadar bütün sistem partileri “krizden çıkışı” tartışırken sundukları ortak çıkış “kriz öncesindeki mutlu günlere” hızlı bir şekilde geri dönmekten ibarettir. Bunların gözlerden kaçırmaya çalıştıkları temel gerçek ise artık “o eski mutlu günlere” dönmenin mümkün olmadığıdır. Eskiye dönmek için atılan her adım çıkmaza atılan adım olacaktır.

 Bugünkü “sağlık krizden” çıkış yolu öncelikle “hastalığın” doğru teşhisine, sonrada doğru tedavi yöntemlerinin uygulanmasına bağlıdır. Beklenen salgın hastalıkları önlemek, ekonomik ve sosyal adaletsizlikleri önce azaltmak ve giderek ortandan kaldırmak için ancak piyasa ekonomisinin (üretim-taşıma-tüketim) aktüel döngüsünün demokratik denetim ve kontrol altına alınması, doğanın sınırlı kaynaklarının, sınırsız bir şekilde ekonominin hizmetine sokulmasından uzaklaşarak, ekonominin doğanın ihtiyaç ve yeniden üretim kapasitesine göre düzenlenmesinden geçer. Bu süreçte insan, hayvan ve doğa ilişkisinin yeniden tanımlanması ve düzenlenmesi temel öneme sahip olacaktır. Öncelikle bu dengeyi en çok bozan insan türünün buna ihtiyacı vardır. Dünya, hayvanlar ve diğer türler insansız da gayet iyi yaşayabilir ama insan türü onlar olmadan yaşayamaz.

Eğer bugün pandemi öncesine bir dönüş olacaksa, ancak o günlerde sokaklarda olan gençliğin çevre eylemlerine, kadınların erkek egemenliğine, cinsel ve cinsiyetçi saldırılara karşı mücadelelerine, yoksulların, köylülerin, sarı yeleklilerin ekonomik ve demokratik hakları için verdikleri tek tek mücadelelerin kaldıkları anlara dönmek olmalıdır.  Buradan temel muradımız sektörel ve birbirinden kopuk olarak süren bu mücadelelerin nasıl ortak talepler, hedeflerde birleştireceğimiz üzerine kafa yormak olmalıdır. Buradan ileriye, iklim için adalet talebinden bulunan gençlerin, erkek egemenliğine ve cinsiyetçi saldırılara karşı sokakları dolduran kadınların, sarı yeleklilerin, köylülerin ve tüm işçi sınıfının mücadele saatlerini aynı ana kurma zamanıdır. Sonuç olarak bu günkü krizlerden (sağlık, çevre, ekonomik, sosyal, siyasal) çıkış ya ekolojik ve sosyal olacak ya da bundan çıkış olamayacaktır.

Lozan, 22.02.2021


[1] Mohamed Musasak, Vaste plan contre la précarité, Le Courrier, le 10.02.2021, p.5.

[2] Gustavo Kuhn, Plus d’impacte dans les quartiers pauvres, Le Courrier, le 20.01.2021, p.5.

- Advertisement -

En Çok Okunan