Ana Sayfa Seçtiklerimiz Kürkçü: ‘Bütün girişimleri geri çevirenlerin soracağı bir hesap yok, vereceği bir hesap...

Kürkçü: ‘Bütün girişimleri geri çevirenlerin soracağı bir hesap yok, vereceği bir hesap var’

“Savaşta verilen ilk kayıp hakikattir.”… Bu savaş mutlaka eninde sonunda bir çözüme kavuşacaktır. Yüzleşme günü geldiğinde aklanacak olanlar, sadece hakikatin katline suç ortaklığı etmeyenler olacaktır.

HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü, Artı TV’nin “Söz Sırası” programına konuk oldu. Kürkçü, programda, TSK’nin Gare’de gerçekleştirdiği ve PKK’nin elinde esir bulunan 13 polis, asker ve MİT görevlisinin hayatını kaybettiği operasyonla ilgili değerlendirmeler yaptı. Genelkurmay’ın kendi personelini maksadı ve hedefi belirsiz bir operasyona feda ettiğini ileri süren Kürkçü, söz konusu başarısızlık karşısında halk hesap sormaya başlayınca parmakların derhal siyasi hasımlara yöneldiğini belirtti ve “Tutsakların görüşmeler yoluyla ailelerine kavuşturulması için HDP’nin TBMM’deki bütün girişimlerini nobranlıkla geri çevirenlerin, kimseye soracağı bir hesap yok, verecekleri bir hesap var.” dedi.

Kürkçü’nün Artı TV’de yaptığı değerlendirmenin tamamı şöyle:

“Savaşta verilen ilk kayıp hakikattir.” Bu sözü en önce kimin söylediği konusu tartışmalı. Ama izini sürdükçe, 2500 yıl önceye, Antik Yunan şairi Eskulus’a kadar gidiliyor. Bu da doğal, çünkü savaşla yalan arasında kopmaz bir bağ var. Savaş yalanın kucağına doğmuştur; Çinli bilge Suntzu’nun dediği gibi “Savaş aldatmaya dayanır.” “Saldıracağımız zaman hiç saldırmayacak gibi;  güçlerimizi kullanacağımızda hiç kıpırdamıyor gibi görünmemiz, düşmanın yakınındayken onu uzağında olduğumuza inandırmamız gerekir.”

Ama aldatma sadece savaş alanında kalmaz, savaşın anlatısını da kapsar: Kayıplarını gizlemek, düşmanın kayıplarını abartmak, kendi maksadını göklere çıkarmak, düşmanın maksadını çarpıtmak, Tanrıyı, iyiliği ve güzelliği kendi yanında göstermek, şeytanı, kötülüğü ve çirkinliği düşmana bırakmak da savaşa dahil…  “Savaşta verilen ilk kayıp hakikattir” sözü de daha çok savaşın anlatısına dair ama onun bağrından doğuyor.

Eski Genelkurmay başkanı Doğan Güreş’in ifadesiyle Türkiye 40 yıldır PKK güçleriyle bir “düşük yoğunluklu” savaş yürütüyor. Ama Türkiye’yi yönetenler halka bunun bir savaş değil “terörle mücadele” olduğunu söyleyegeldiler. Yalnızca hayat kayıplarının miktarına bakınca 40 yıldır süregiden çatışmayla ilgili ilk ve en büyük yalanın bu savaşın savaş olmadığına dair devlet yalanı olduğunu görebiliriz. PKK ile devlet güçleri arasındaki çatışmada TSK’nin verdiği sayılara göre toplam 43 bin ila 47 bin arasında PKK’li öldürüldü; 22 binden fazlası ele geçirildi. Buna karşılık devlet güçlerinden asker, polis ve köy korucusu, toplam 8500 kişi hayatını kaybetti 20 bini aşkın kişi yaralandı. Karşılıklı toplam muharip kayıpları 55-60 bin arasında. Sivil kayıplar da korkunç: İnsan hakları kuruluşlarının verdiği sayılara göre toplam 25 bin sivil çatışma ve saldırılar sırasında hayatını kaybetti, 4 bine yakın köy boşaltıldı. 3 milyon insan yerinden oldu. Bu iki ordu arasındaki bir klasik savaş değil, Cumhuriyet kurulduğu günden beri Kürt halkının eşit yurttaşlık talebinin inkarının ve Kürtlere eritme, şiddetle boyun eğdirme siyasetinin yol açtığı çözümsüzlüğün doğurduğu mukabil şiddetten doğan bir çatışma.

Türkiye’nin askeri ve siyasi oligarşisi, Halkların Demokratik Partisi’nin bu çatışmaya yeni bir yurttaşlık anlayışına ve yeni bir devlet düzenine geçerek siyasal yoldan son verilmesi çabalarını ise kendi egemenliğine karşı bir tehdit, bir “beka” meselesi olarak görüyor. Rejim o yüzden Kürtlerin başkaldırısını askeri yoldan ezmeye yönelirken, HDP’yi de çatışmanın içine çekerek kriminalize etmeye çabalıyor. Orta Doğu’da değişen güç dengelerinin Kürtler’e Irak ve Suriye’de sunduğu kendi kendini yönetme imkanları karşısında rejim paniğe kapıldı. Türkiye’deki iddiasını gerçekleştirmek için çatışma alanını Kürtler’in yaşadığı her yere taşıdı. Böylece çatışmanın alanı durmaksızın genişlerken, başarıyla sonuçlanması gitgide imkansızlaşıyor. Gare’de olan bitene bu gelişmelerin ışığında baktığımızda, bu stratejinin çözümsüzlüğü derinleştirmek dışında bir sonuç vermeyeceğini görüyoruz. Bir başarı öyküsü yazmak, PKK’nin elindeki tutsakları kurtararak rejim için silahlı propaganda yapmak maksadıyla başlatılan operasyonun, çatışma alanındaki bütün tutsaklar yanında 50’den fazla insanın ölümüyle sonuçlanmasının Genelkurmay tarafından “başarı” olarak takdim edilmesiyse, başta söylediğimiz savaş gerçeğini bir kere daha doğruluyor: Genelkurmay işe gerçeği öldürerek başlamış; kendi personelini maksadı ve hedefi belirsiz bir operasyona feda etmiştir: Herkes ölmüş olsa da güya operasyon başarıyla tamamlanmıştır. Ama halk hesap sormaya başlayınca parmaklar derhal siyasi hasımlara uzanıyor.

Bu açmaza girmeden, tutsakların görüşmeler yoluyla ailelerine kavuşturulması için HDP’nin TBMM’deki bütün girişimlerini nobranlıkla geri çevirenlerin, kimseye soracağı bir hesap yok, verecekleri bir hesap var. Siyasi yollardan kurtarılmaları mümkün insanları ateşe atanlar, siyasi bir hesap vereceklerdir. Bu insanların sağ olarak evlerine dönmelerinin tek makul yolunu neden tutmadıklarının hesabını rejim halka ve kayıpların ailelerine vermelidir.

Bu vesileyle, PKK de canları kendilerine emanet olan bu tutsakların ölümünü çevreleyen hakikatleri ayrıntılı olarak Türkiye halklarına açıklamak, bu ölümlerde kendi sorumluluk payının ne olduğunu ya da olmadığını hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla ortaya koymak zorundadır. Bu savaş mutlaka eninde sonunda bir çözüme kavuşacaktır. Yüzleşme günü geldiğinde aklanacak olanlar, sadece hakikatin katline suç ortaklığı etmeyenler olacaktır.     

- Advertisement -

En Çok Okunan