Ana Sayfa Yazarlar Peter Haumer: İşçi meclislerinin dünü ve bugünü

Peter Haumer: İşçi meclislerinin dünü ve bugünü

-

Komün’den Rojava’ya meclisler… İşçi meclisleri mi, işçi partileri mi? 20. yüzyıldaki devrimler neden başarıya ulaşamadı? Rus Devrimi neden bürokratikleşti? Gerçekten işçi iktidarı nasıl olmalı? Anarşizm mi Marksizm mi? Önümüzdeki süreç sınıf mücadelesi ve komünizm açısından nasıl şekillenecek? Cemalettin Efe, Avusturya’nın önemli Marksistlerinden Peter Haumer’le yukarıdaki sorular hakkında konuştu.

Genç yaşlarından itibaren çalıştığı fabrikalarda, işçi temsilciliği yapan ve sendikal mücadele yürüten Peter Haumer aynı zamanda işçi hareketinin tarihi üzerine araştırmaları olan Marksist bir yazar. Komünist Hareket’in tarihsel olarak en önemli hatasının işçi meclisleri üzerinde egemen olarak işçi sınıfının iktidarsızlaşmasına neden olduğunu ileri süren Peter Haumer bu nedenle kendisini özgürlükçü Marksist ve “Sovyetçi komünist” olarak adlandırıyor.

Avusturya Marksist hareketi ve bu hareket içinde yer alan ama unutulmaya yüz tutmuş kimi özgün tarihsel şahsiyetlerle ilgili kapsamlı araştırmaları bulunan Peter Haumer ile Cemalettin Efe Şubat ayı içinde Viyana’da kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdi. Bu röportajın önemli bölümlerini yayımlıyoruz.

Son yıllarda çeşitli araştırma ve biyografi kitapları yazdın. Bu kitaplar hangi tarihsel kişilikleri, dönemi ve ne tür konuları kapsıyor ve sana bu kitapları yazdıran temel motivasyon neydi?

Birçok motivasyon beni tetiklemiş olsa da, en önemli olanı belki de benim kendi biyografim olmuş olması. 50 yıldır işçi hareketi içindeyim. Başında bir Troçkist, daha sonra özgürlükçü Marksist ve “Sovyetçi-komünist” olarak mücadele sürdürmeye devam ediyorum. Komünist hareketler içinde en çok unutulan mesele “Sovyet”, yani işçilerin parlamenter demokrasiye karşı yarattığı doğrudan demokrasi alternatifi olarak işçi meclisleri gibi aygıtlar.

50 yıllık işçi hareketi serüvenim esnasında Avusturya işçi sınıfı tarihindeki hakim siyasi çizgilere muhalif olmuş ve bu alanda güçlü etkileri olan kişilerin ve akımların varlığını fark ettim. Bu konuya zaten her zaman var olan ilgim beni “Sovyetçi komünist” şahsiyetleri ve örgütlenmeleri kendi tarihsel süreçleri içinde incelemeye, araştırmaya yöneltti. Görebildiğim kadarıyla, farklı çizgilerde olan bu şahsiyetler ve örgütlenmelerin içinde bulundukları tarihsel dönemde ciddi devrimci dinamiklere yol açtıklarının altının çizilmesi gerekiyor.

Araştırmamın ilk aşamalarında radikal sosyal demokrat, genç devrimci Julius Dickmann ile tanıştım. Julius Dickmann 1. Paylaşım Savaşı sıralarında “Sovyetçi komünist” fikirlerle karşılaşıyor, bu fikirlerden etkileniyor ve bunun için mücadele ediyor. Ne yazık ki Dickmann Nazilerin Holokost sürecinde katledilmiş bir devrimci.

Bir zaman sonra şu gerçeği fark ettim: Tarih yazımı bağlamında günümüze kadar Dickmann ve benzeri birçok devrimci tamamen unutulmuş görünüyorlardı. Bu nedenle daha derinlikli araştırma ihtiyacı hissettim ve Dickmann’la ilgili ilginç, politik olarak da önemli sayılabilecek birçok veri ve belgeyle karşılaştım. Bu nedenle ilk kitabım Julius Dickmann üzerine oldu. Julius Dickmann yenilikçi (arayışçı) biri olduğu kadar, aynı zamanda 1. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen Rus Devrimi’ni anlayan, bu süreçte Avusturya’da etkili olmaya çalışmış, bu vesileyle Enternasyonal Devrimci Sosyalistler Federasyonu[1] (FRSI) örgütünün kurulmasına ön ayak olmuş bir kişiydi. Ne yazık ki zamanla bu örgüt de unutulmaya terk edildi. Julius Dickmann’ın kurucusu olduğu Enternasyonal Devrimci Sosyalistler Federasyonu üzerine ikinci kitabımı da işte bu nedenle kaleme aldım. Enternasyonal Devrimci Sosyalistler Federasyonu’nun 1. Paylaşım Savaşı sonrasındaki devrimci süreç içinde hareket biçimini ve sürmekte olan sosyal devrimde işçi meclisleri üzerinden işçi iktidarının kurulmasına nasıl çabaladığını ele almaya çalıştım.

Julius Dickmann Yahudi kökenli bir Avusturyalı mıydı?

Julius Dickmann Avusturya Macaristan İmparatorluğu içinde yer alan Galiçyalı[2] bir ailenin çocuğuydu. Ailesi 1. Dünya Savaşı öncesi Viyana’ya geldi. Dickmann Viyana’da Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’nin sol kanadında politik faaliyetlere katıldı.

İkinci Paylaşım Savaşı esnasında, 1942 yılında Nazi toplama kampında öldürüldü.

Üçüncü kitabınız sanırım anarşist kökenli bir şair üzerine?

Üçüncü kitabım anarşist kökenli ekspresyonist[3] bir şair üzerinedir. Şair ve devrimci eylem insanı Hugo Sonnenschein de 1. Paylaşım Savaşı esnasında gerçekleşen Rus Devrimi vesilesiyle radikalleşip Bolşevikleşen bir devrimci şahsiyet. Hugo Sonnenschein “Sonka” takma adıyla tarihe adını yazdırmış bir devrimci aynı zamanda.

Hugo Sonnenschein farklı trajediye sahip bir devrimci; Auschwitz Toplama Kampı’ndan sağ olarak kurtuldu ama anarşist geçmişinden dolayı (ki, 1927’de komünist harekete katılır.) 2. Paylaşım Savaşı sonrasında Çekoslovakya’da muhalifleri tasfiye etmek amacıyla kurgulanan Stalinci duruşmalar[4] esnasında yargılanıp 20 yıla mahkûm edildi ve 20 Temmuz 1953’de Mirov’daki bir hapishanede hayatını kaybetti. Üçüncü kitabımda onun inişli-çıkışlı trajik hayatını ele almaya çalıştım. Kitabın son bölümüne onun 1930 yılında yayımladığı ekspresyonist şiirlerini de koydum.

Hugo Sonnenschein şiirleri sol çevrelerde biliniyor muydu?

Evet bayağı tanınıyordu. Ünlü ekspresyonistlerden Franz Pfemfert’ın çıkardığı Almanya’da yayımlanan Aktion (Eylem) Dergisi’nde şiirleri yayımlandı. Moravya’nın[5] Brünn şehrinden olan H. Sonnenschein şiirlerini Almanca yazsa da Çekçeyi çok iyi konuşabiliyordu. Ama daha çok Avusturya’da kök salmış biri sayılırdı. 1907 yılında Viyana’ya gelmiş ve 1934’de Avusturya İç Savaşı’nda solun savaşı kaybetmesiyle birlikte Avusturya’yı terk etmek zorunda kalmıştı. Daha doğrusu, o zaman ki Çekoslovakya’ya geri sürüldüğü söylenebilir. Şunu da ilave etmek lazım; Sonnenschein, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da ortaya çıkan Vagabond (Avare, Aylak) Hareketi’ne ilgi duydu ve bu hareketin içinde aktif olarak yer aldı. Bu vesileyle bir süre Vagabond Hareketi’nin merkezi olan Paris’te yaşadı.

Vagabond Hareketi nasıl ortaya çıktı?

Vagabond Hareketi Avrupa’da büyük ölçekli sanayinin yükselmekte olduğu bir dönemde ortaya çıkan bir toplumsal hareket. Bunun birçok sebebi ve bileşeni var ve bunun en önemli bileşeni el zanaatkarlığıydı. O zamanlar çıraklığını bitirip diploma alarak kalfa olan zanaatkarlar Walz’e[6] gitmek zorundaydılar. Şehir şehir, kasaba kasaba gezerek mesleklerini icra ederlerdi. Farklı branşlardaki bu zanaatkarlara uzun süre Avrupa’da “yolların kralları” deniliyordu. Zanaatkar yığınları başka nedenlerle de bir araya geliyor ve toplanıyorlardı. Özellikle Sanayi Devrimi’nin olumsuz sonuçlarına karşı çıkıyor, artan işsizliğe karşı direnişe geçiyorlardı. Vagabond Hareketi özellikle 19 yy. sonunda ve 20 yy. başında büyük bir kitle hareketine, bir toplumsal direnişe dönüşmüştü. Vagabondcular makineleşmeyi, fabrikalı üretimi ve modern iş hayatını ölümcül bir kişiliksizleştirme ve kimliksizleştirmeye yol açtığını düşünerek reddediyorlardı.

Bu arada bu hareketin yol açtığı bir başka önemli gelişme de bohem yaşamı ve sanatının ortaya çıkmasıdır. Bu dönemde çok sayıda bohem yazar, şair, heykeltıraş, ressam ortaya çıktı ki bunların ezici çoğunluğu Walz’e gitmişlerdir. Vagabond kitlesel işsizliğin çoğalması sonucu gelişti ve bütün Avrupa’da yaygınlaştı. Aynı dönemlerde bu hareket ABD’de de Tramps Hareketi olarak ortaya çıktı. Jack London’un bu harekete ilişkin The Road isimli bir romanı bile var.

Sonnenschein’e dönersek; Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’un çağrısı doğrultusunda bir vicdani redci olarak 1. Paylaşım Savaşı’na “savaşa karşı savaş” sloganıyla karşı çıksa da zorla askere alınmaktan kurtulamadı. Savaşın bitmesine birkaç ay kala ancak firar edebildi. Askere alınma sürecinden 1927 yılına kadar Vagabond Hareketi’yle ilişkisi olmadı. Çünkü, askerlikten sonra Bolşevik hareketini açıktan destekleyerek aktif mücadeleye girmişti. Hatta 2. Paylaşım Savaşı döneminde Çek delegesi olarak Komintern’de görev aldı. Ekim Devrimi’nden sonraki süreçte uluslararası komünist hareketin liderleri olan Lenin ve Troçki iletanışarak yakın ilişki kurdu. Aynı dönemde anarşist geçmişinden kaynaklı olarak anarşist liderlerden Pyotr Kropotkin ile de görüşmeye devam etti.

Kısa bir süre Avusturya’nın Enternasyonal Devrimci Sosyalistler Federasyonu’na katılmış olan Sonnenschein daha sonra komünist yani Leninist olmuştu. Lenin’in ölümünden kısa bir süre öncesinden başlamak üzere daha sonraki süreçlere eleştirel yaklaştı. 1927’den itibaren Bolşevikler içinde de partiden atılmalar başlamıştı. Sonnenschein partiden atılmalara muhalefet etti. Bu ve diğer birçok sebepten ötürü Avusturya Komünist Partisi’nden ve aynı zamanda Komintern’den 1927 yılında Troçkist olduğu iddiasıyla atıldı. Daha sonra hapishanede yaşamını yitirene kadar bağımsız komünist biri olarak yaşadı. İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra Stalinci davalar bağlamında Çekoslovakya’daki yargılamalarda “işbirlikçilikten” 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Hugo Sonnenschein’in hayatındaki en trajik nokta şu; Nazilerin hakimiyetindeki Çekoslovakya’dan üç çocuğunu yurtdışına kaçırmayı başarabiliyor, ama kendisi ve eşi Naziler tarafından toplama kamplarına kapatılıyor. Eşi toplama kampında gazla öldürülürken, kendisi Auschwitz’den ölmeden sağ çıkabiliyor. Ne acıdır ki savaş sonrasında Hugo Sonnenscheinkendisine “komünist” diyen bir rejim tarafından hapishanede çürütüldü ve orada tüberkülozdan hayatını kaybetti.

Hayatlarını araştırdığın Sonnenschein ve Dickmann’ın 1. Dünya Savaşı sonrasında, devrim dönemlerindeki rolleri nedir?

İkisi de 1918’de başlayan süreçten derin etkilenmiş devrimci şahsiyetler. Rus Devrimi’ni, işçi sınıfı ve emekçi halkın doğrudan demokrasisi olan meclisleri yani “Sovyetleri” bir yeni dünya kurma paradigması olarak algıladılar. İşçi meclisleri alternatifini, burjuvazinin temsili demokrasisinin sembolü olan parlamenter rejimin aşılması olarak algılayıp, Rus Devrimi’nin Batı Avrupa’da da zafere ulaşması için örgütlenme içine girdiler. İkisi de o dönemde var olan komünist örgütlenmelerden ve işçi örgütlenmelerinden bağımsız olarak hareket etmediler, teorik olarak Rus Devrimi’nden dersler çıkararak hareket etmeye özel önem veren bir çaba içinde oldular. Bunu bir taraftan güncel yaşamlarında içinde bulundukları işçi hareketinde uygulamaya çalışırken, diğer taraftan da Rusya’da yavaş yavaş uç veren bürokratikleşmeye ve Batı’da sosyal demokrasinin sınıf işbirlikçiliğine karşı teorik sonuçlara vardırmaya çalıştılar.

Bugün de bu insanların içinde bulundukları pozisyonlarına baktığımızda çok fazla deneyim olduğunu ve çokça ders çıkarmamız gereken şeylerin olduğunu görüyoruz. Beni bu kitapları yazmaya iten en önemli motivasyon tam anlamıyla bunlar. Ben bu insanlar ve bu insanların farklılıklarının unutulmaya yüz tutmuş olmasının tesadüf olduğuna inanmıyorum. Aslında tarihçiler açısından bu kişilerin ve örgütlerin fazla bir önemi yok, çünkü tarihçilerin görevi sosyal devrimler yapmak, onları anlamak veya geliştirmek değil. Ama bu kişilerin tam da bunu kendilerine amaç edindikleri bir gerçek.

Bir devrimci olarak eğer yeni bir dünya ve komünist bir gelecek tasarımızdan vazgeçmemişsek, o zaman geçmişimizle enine boyuna hesaplaşmamız, hata ve eksikliklerimizi saptayıp analiz etmemiz gerekir. Gerekiyorsa geçmişimizi eleştirirken acımasız olmak zorundayız. Ancak bu şekilde komünizmin bir alternatif olduğunu dünya işçi sınıfına ve toplumlarına göstermemiz mümkün olur. Bunun ötesindeki davranış, ya geleceği olmayan bir ütopyaya inanırsınız ya da kapitalizme eklemlenerek yaşamayı kader olarak kabul etmek durumunda kalırsınız.

Bu iki şahsiyet birbirini tanıyorlar mıydı?

Çok büyük ihtimalle evet. Sonnenschein Enternasyonal Devrimci Sosyalistler Federasyonu’nun (FRSI) aktif üyesi olarak Rote Garde’nin[7] de kurucularındandı. Rote Garde özellikle Alman Devrimi’nin yenilgisine bir tepki ve ders çıkarmanın sonucu olarak ortaya çıkmış ve karşı devrime hazırlıksız yakalanmamak için kurulan işçilerin silahlı örgütüydü. Rote Garde daha sonra ünlenecek olan expresyonist ressam Egon Erwin Kisch ve Leo Rothziegel öncülüğünde 31 Ekim 1918’de kurulmuştu. Yine Avusturyalı ünlü ressam olan Egon Schiele FRSI üyesi değildi ama Hugo Sonnenschein’in iyi bir arkadaşıydı, benim kitabımın kapağındaki resim, Sonnenschein’in, Egon Schiele’nin çizdiği harika bir portresidir. Egon Schiele bu süreçleri yaşayamadan İspanyol gribiyle erken yaşta öldü. İkisini birbirine yakınlaştıran kültürel anlayışlarıydı, birisi resimde diğeri şiirde ekspresyonist yani dışa vurumcuydular.

Bütün bu bağlamda Orta Avrupa devrimleri ne anlam ifade ediyor?

Orta Avrupa’daki devrimler Rus Devrimi’nin hemen ardından uluslararası düzeyde büyük başarı şansı olan bir toplumsal olaylar sürecidir. Çünkü Rus Devrimi’nin hedefe erişmesi ya da yaşaması ancak genişlemesi ve uluslararası alana sıçramasıyla mümkündü. Bu görüş hem Lenin, hem Alman devrimcileri Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg, hem de Avusturyalı, Çek devrimcileri içinde de aynı düzeyde kabul görüyordu. Avusturya monarşisinin tarihsel çöküşü Çarlık monarşisine benzer bir şekilde olmuştu. Bolşeviklerin önde gelen liderlerinden Karl Radek bunun dünya devrimi için ne anlama geldiğini gayet iyi anlamıştı. Avusturya monarşisi üç gün içinde tüm devlet aygıtıyla birlikte yerle bir olmuştu. Bu bakımdan Osmanlı’nın yıkılışıyla da bazı benzer paralellikler kurmak mümkün. Avusturya İmparatorluğu’nun sınırları etnik özelliklerine göre çözüldü. Bir çırpıda Çekler, Slovaklar, Macarlar kendilerini bağımsız ilan ettiler. Güney Slavları (Sırp, Hırvat, Bulgar vs.) onlar da kendilerini bağımsızlaştırdı. Polonyalılar da aynı şekilde. İtalya’nın[8] bir bölümü olan Güney Tirol[9] de Avusturya’dan ayrıldı. Bu ayrışmalardan sonra geriye kalan Almanca konuşan Avusturya birdenbire devletsiz kalmıştı. Bu boşluk düzenden hoşnut olmayan işçiler, savaştan eve dönen ve savaştan bıkmış askerler tarafından doldurulmaya çalışıldı. Baskı ve zulümden kurtulmak isteyen bu kitleler en geniş biçimiyle Almanca Konuşan Avusturya’da kurdukları Meclisler (Räte) ile iktidar oldular. Bu işçi ve asker meclisleri ciddi gelişme gösteren bir özelliğe sahip olarak gerçek anlamda yalnız başına yönetime talip olmuş ve pratikte de yönetebileceklerini gösterebilmişlerdi. Avusturya’dan ayrılmış Macaristan’da da paralel olarak benzeri bir şekilde meclisler iktidara geldiler. Hatta şunu bile rahatça söylemek mümkün, Macaristan’daki işçi meclislerinin gelişme düzeyi Avusturya’dakinden de daha ileri bir noktadaydı. Mart 1919’da Macaristan Sosyal Demokrat Partisi’nin sol kanadını oluşturan komünistlerin önderliğindeki İşçi Meclisleri iktidar oldular.

Benzeri bir gelişme Almanya’da da olmuştu, bazı bölgelerde meclisler kendi iktidarını kurdular. Fakat Almanya’da işçi meclislerinin ortaya çıkışı bölgesel ve gelişme düzeyleri açısından bir bütünlük içinde gerçekleşmedi. Almanya’da işçi meclislerinin bu özelliği zamanlama anlamında ciddi bir uyumsuzluğa da neden oldu. Berlin’de işçi meclisleri ciddi bir yenilgiye uğradı. İki ay sonra Ruhr Bölgesi (Orta Almanya) ve Bavyera’da (Güney Almanya) devrimci hareket yeniden güçlendi. Öyle ki işçi meclisleri Bavyera’da kısa bir süre de olsa iktidar oldular. Münih’te Bavyera Meclis Cumhuriyeti kuruldu. Yani düşünün, Mart ile Mayıs 1919 arasında Bavyera, Macaristan ve Slovakya’da Meclisler Cumhuriyeti kurulmuştu ve Avusturya’da çok gelişkin bir işçi meclisleri hareketi vardı. Adı geçen bölgelerin tam ortasında olan ve gelişmiş bir işçi sınıfına sahip olan Avusturya’nın bu olaylardan etkilenmemesi zaten düşünülemezdi. Özellikle Mart’tan sonra Avusturya Sosyal Demokrat Hareketi’nin tabandaki öncü kadrolarının da aniden tavır değiştirerek parlamenter demokrasi yerine işçi meclisleri demokrasisine meyil etmelerinin, büyük ve tarihsel bir gelişme olduğunu hiç unutmamak lazım. Tabi bu arada önemli bir şey daha olmuştu, o da Sovyet Kızıl Ordusu’nun Batılı emperyalist güçlerin işgaline karşı başarılı olmasıydı. Bu gelişme de Doğu ve Orta Avrupa’daki halkların üzerinde önemli bir etki yaptı. Bütün bunları hesaba kattığımızda 3. Enternasyonal’in 1. Kongresi’nde “Bir yıl sonra Berlin’de buluşacağız denmesinin ne kadar gerçekçi bir umut olduğunu anlayabiliriz. Bugünden bakıldığında, 3. Enternasyonal’in Başkanı Grigory Zinoviev’in bu ifadesi, bir beklenti ve arzu olarak değerlendirilmesinin ötesinde, Rus Devrimi’nin etkisinin bir kıvılcımla Avrupa’ya sıçrayarak hızla yayılması pekâlâ mümkün olduğu için oldukça gerçekçiydi. Çünkü bu beklenti ve arzunun gerçekleşmesinin önünde en önemli engellerden biri, meclisler yani emekçi yığınların kendi özyönetim kurumları üzerinden yeni bir toplumsal sistemi inşa etmeleri konusunda gerek Marksist gerek Anarşist hareketin fazla bir deneyimleri olmadığı gerçeğidir. Bu deneyimsizlik karşılaştıkları zorluklara karşı nasıl tutum almaları, nasıl karşılık vererek aşmaları gerektiğine dair onları bazen çaresizlik içinde bırakıyor, bazen de yanlış kararlar verilmesine neden oluyordu.

Tarihsel olarak Orta Avrupa devrimleri sürecinde parlamento ile işçi meclisleri çelişkisi üzerine neler söylemek istersin?

Komünistler işçi meclislerini partinin bir organı haline getirmeyi hedefliyorlardı, ama aynı zamanda Sosyal Demokratlar gibi her iki akım da meclisleri kendi egemenliklerini sağlamak için kullanmak istiyordu. İki akımın bu çabası daha çok yeni olan ve kendisini yeterince geliştirememiş, ciddi bir şekilde kurumsallaştıramamış meclis demokrasisinin daha cenin halindeyken boğulmasına neden oldu. Sonuç itibariyle Rus komünistleri Rusya’da, Sosyal Demokratlar Avrupa’da meclis demokrasisini yok ettiler. Bu olumsuzluk tarihsel olarak ortaya çıkmış kıtalararası bir sosyal devrimin önünü kesmiş oldu. Sosyal devrim; işçi sınıfının kendi kendisini yöneteceği bir biçimde, ekonomide, kültürde ve iktidarda hakim olması anlamına gelmeliydi. İşçi sınıfının kendi kendisini yönetme aygıtlarının yok edildiği ya da araçsallaştırıldığı, işlevsiz hale getirildiği bir durumda sosyal devrim düşüncesi veya olanağından da uzaklaşılmış olur. 1919 Bahar’ında tam da olan buydu. Meclislerin yok edilmesi partilerin meclisleri araçsallaştırmasıyla ve meclislerin üzerinde hakimiyet kurmasıyla başladı; bu ilkin bütün muhalif seslerin meclislerden atılmasıyla başladı. Bu olumsuz gelişme maalesef Avrupa’da da Rusya’da da benzeri şekilde hayata geçti.

Meclislerin ortadan kaldırılması tedricen olan bir durum muydu, yoksa birden ve zorla mı oldu?

Aslında ikisi bir arada paralel olarak yürüdü dememiz gerekiyor. Rusya’da Meclisler (Sovyetler) Bolşeviklerin uzanmış bir kolu haline getirilerek içi boşaltıldı. Sovyetler böylece işçi sınıfının sadece küçük bir kısmını temsil eden ve toplumsal gücünü yitirmiş biçimsel birer organ haline dönüştüler. Benzeri bir şekilde Avusturya’da da bu gerçekleşti. Formel olarak Avusturya’da meclisler 1924’e kadar var olmaya devam ettiler. İlk meclislerin 1917’de kurulduğunu düşünürsek, 7 yıl varlıklarını sürdürdüler. 1918’de komünistler ve diğer solun meclislerden ayrılmasıyla sosyal demokratlar meclislerin mutlak hakimiyetini ele geçirmiş oldular. Sosyal demokratlar işçi meclislerine gerek duymadıkları için kerte kerte güdükleştirerek yok ettiler. Sosyal demokratların, komünistlerden farklı olarak işçi meclislerine bakışları hiçbir zaman bu meclisleri bir iktidar aygıtı olarak düşünmemeleridir. Komünistlerinse pekâlâ böyle bir ideaları hep vardı. Lenin’in “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganı, birçok karşı iddiaya rağmen taktik bir slogan değil, stratejik ve temel bir slogandı.Lenin’in bu sloganı dünya işçi sınıfının kulaklarında hep yankı bulan bir slogandı. Avusturya’da sosyal demokratların sol kanadının 1919 Bahar’ında meclislerin iktidar olmasına taraf olması da bir başka gerçekti. Ama dediğim gibi Sosyal Demokrat Parti’nin öncü kadrolarının ezici çoğunluğu işçi meclislerinin iktidarına kesin olarak karşıydı. Meclislerin potansiyel iktidar aygıtı olmaları asla sosyal demokratların isteyeceği bir şey olmadı.

Meclislerin dağıtılması veya işlevsiz hale getirilmesinde, parlamentonun yani burjuvazinin temsili demokrasisinin işçi sınıfı içinde kabul görmesinin de etkisi oldu mu?

Elbette bu da önemli bir etmendi. Komünist partilerin öncülü olan sosyal demokrat partilerin elli yıl boyunca mücadelesini verdikleri tüm vatandaşlara oy hakkı ve kadınlar dahil oy eşitliği ve parlamentoda temsil edilmesi talebi geniş kitleler nezdinde kabul edilmiş, benimsenmiş ve içselleştirilmiş taleplerdi ve bu talepler Birinci Paylaşım Savaşı sürecinde birdenbire gerçekleşti. Buna karşın İşçi Meclisleri veya Sovyet aygıtları, komünistlerinin öne sürdüğü görece yeni bir fikirdi. Ayrıca komünistler dahil bu fikre inanan öncüler bile bu konuda çok deneyimsizdi ve dolayısıyla birçok ciddi yanlışlar yaptılar. İlk defa 1918’de kadınlara oy hakkı tanındığında kadınların seçim sandıklarına hücum etmesinin ne anlama geldiğini hayal etmek gerekir. Bu durumda mesela karşı alternatif olan İşçi Meclislerini savunmak çok doğru olsa da, o sıralarda gerçekte karşılığının fazla olmadığını bilmemiz gerekir. İşçi yığınları uzun yıllar boyu bu hakkın gerçekleşmesine inandılar ve bu imkân ortaya çıktığında “Biz nasıl olsa toplumun çoğunluğunu oluşturuyoruz, nasıl olsa seçimleri biz kazanacağız ve dolayısıyla da bizim dediğimiz olacak” diye düşünüyorlardı. Ama 1919’da bu umutlar kısa sürede yerle bir oldu, çünkü siyasal ve özellikle de ekonomik olarak, işçi sınıfının arzularının yerine getirilmesinin mümkün görünmeyeceği kendini bir sosyal gerçeklik olarak ortaya koydu. Parlamento üretim araçlarını ve mülkü elinde bulunduran egemen burjuvazinin bir aracından başka bir şey olmadığını ispatlamıştı. İşçi sınıfının komünist fikirlere yakın duran eylemlerinin yükselmesi üzerine kısmi bazı sosyal reformlar yapıldı. Böylece parlamentonun oyun kuruculuğu tesis edilebildi.

Sosyal Demokrat önderler zaten hiçbir zaman iktidarın İşçi Meclislerine geçmesini savunmadılar, sadece sol kanat 1919’dan itibaren bu düşünceyi savundu.

İşçi meclislerinin Avusturya’da sosyal demokrat yöneticiler tarafından yok edilmesi tedricen gerçekleştirildi. Buna ilişkin şu örneği verirsem belki de daha açıklayıcı olabilir: 1919/20’de işçi meclisleri konut dağıtımı, yiyecek iaşesinin eşit şekilde dağıtımı, işsizlere işsizlik ücretinin ödenmesi gibi önemli siyasal meselelere taraf olmak istedi. Yani eskisi gibi sadece talepte bulunan değil bizzat pratikte bu işi yapan kurumlar olmak istediler, ki bu konuda güçleri ve olanakları vardı da, çünkü işçi sınıfının çoğunluğunu onlar örgütlemiş ve onları doğrudan temsil ediyorlardı. Bu durumda sosyal demokrasi sürekli işçi meclislerinin doğrudan eylem girişimlerini boşa çıkarmaya çalışarak, kararların alınma organının parlamento olması için büyük çaba sarf ettiler. İşçiler parlamentoda azınlıktaydılar ve Meclisler yoluyla rahatça gerçekleştirecekleri şeyleri parlamentoda gerçekleştiremediler. Şunu bir kez  daha söylemenin önemli olduğunu düşünüyorum; Sosyal demokratlar işçi meclislerini gereksiz, can sıkıcı bir yük olarak görüyorlardı. Süreç içinde işçi meclisleri örgütlenmeleri SPÖ’nün[10] yan kolları haline dönüştürüldü. Sosyal demokrasi için işçi meclisleri iktidarı devralacak aygıtlar değildi, çünkü iktidarı partilerin tasarrufunda olan bir güç olarak görüyorlardı. Sonuç itibariyle 1923/24 yılında işçi meclisleri sosyal demokratlar tarafından lağvedildi.

Sadece işçi meclisleri çevresinden Schutzbund[11], Austro Marksizmin[12] önemli temsilcilerinden Max Adler ile daha sonra Troçkist olan Josef Frey tüm iktidarın işçi meclislerine verilmesini savundular.

Rote Garde (Kızıl Muhafızlar) İşçi ve Asker Meclisleri içinden mi çıktı?

Evet. 1918’deki asker meclisleri içinde biçimlendi. Monarşinin olduğu gibi çökmesinin büyük bir boşluk oluşturduğu koşullarda, ortaya çıkan Asker ve İşçi Meclisleri içinde komünistler Rote Garde’yi, sosyal demokratlar ise Volkswehr’i[13] oluşturdular. Halk Savunma Birlikleri daha sonra Avusturya Federal Ordusu’na dönüştü.

İşçi meclislerinin iktidar atılımının yenilgisine ilişkin başka neler söylemek istersin?

Komünistlerin devrimci hareketlerin belirleyiciliği üstüne tekel iddiasında bulunmalarının gidişatın kötüye gitmesinin önemli sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorum. Aslında Bolşevik Parti’nin sosyal devrimin nasıl gelişeceğine dair gelişkin bir fikriyatı yoktu. Çünkü o dönemde Rus Devrimi’ni Bolşevikler de Avrupa’daki devrimlere bağlı bir gelişme olarak değerlendiriyorlardı.

Rusya’da Sovyet meclisleri öyle bir devrimci potansiyele sahipti ki, Bolşevikler dahil tüm siyasi akımların bütün dogmalarını yerle bir edecek güçteydi. Bunu daha çok Bolşeviklerin iktidara gelişlerinin sonucunda Sovyetlere fazla gereksinim duymadıklarından anlayabiliriz. Birkaç yıl içinde Sovyetlerin içi boşaltılmış kâğıttan kaplana dönüştürülmesinin başka bir açıklaması olamazdı zaten. Bunun Orta Avrupa’daki yansıması şu oldu: Komünistler işçi iktidarını, işçi meclisleri üzerinden tanımlamaktan çok “Kışlık Saray’a Saldırı”ya kadar indirgediler. Yani iktidarın ele geçirilmesi işçi sınıfının fiili iktidarını kurmaktan daha önemli hale geldi. Bu bir nevi darbe anlayışına tekabül eden bir düşünüş paradigmasıdır. Halbuki Avrupa’da işçi meclisleri bir gerçeklik olarak ortaya çıkmış ve bu meclislerin iktidar olma talepleri işçi sınıfının doğal iktidar ve devrim anlayışına tekabül eden bir gelişmeydi.

Paris Komünü nasıl ki 2. Sanayi Devrimi öncesini temsil ediyorduysa, 1918-1919 Avrupa işçi meclisleri hareketi de 2. Sanayi Devrimi döneminin işçi sınıfı adına doğal devrimi anlamına geliyordu. Ve bunun gerçekleşmesi pekâlâ mümkündü. Komünist partilerin işçi meclisleri üzerinde tekelci bir anlayış içinde olmaları, işçilerin gerçek örgütleri olan işçi meclislerinin devrimi sürdürmesini ve sosyal devrimi tam anlamıyla gerçekleştirmesini hep engellemiş oldu. Diğer komünist partileri gibi Avusturya Komünist Partisi’nin bu monopolist/tekelci anlayışı işçi meclisi hareketine her devrim atılımında ciddi zararlar verdi, özellikle sosyal demokratların sol kanadındaki devrimci işçilerin işçi meclisleriyle bütünleşmelerine engel oldu ve bu kesimleri tekrar reformist sosyal demokratların saflarına sürükledi.

İşçi sınıfının kendi öz örgütü olan işçi meclislerinin bağımsızlığının güvence altında olmayışı tarihsel bir sorun olarak hep kendisini göstermiştir. Tam bu noktada Julius Dickmann ve FRSI tam da buna referanstır. Komünistlerin işçi meclisleri üzerindeki bu vasilik anlayışı ve davranışını hep eleştirmiştir. Sadece eleştirmekle sınırlı kalmayarak, karşı tezleri de ortaya koymuşlardır. SPÖ’nün solundaki kitlelerin nasıl kazanılacağını ve işçi meclislerinin pratikte iktidarı nasıl sürdüreceklerini de gösteriyorlardı. Komünistlerin söz konusu pratikleri sosyal devrimlerin hem Avusturya hem Macaristan’da kaybetmesine yol açtı. Benim görüşüme göre Almanya’da da bu durum çok farklı olmadı. Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’un 1919 Ocak’ında öldürülmeleri devrime büyük bir darbeye neden oldu. Ocak ayaklanması Berlin’in en gelişkin işçi sınıfı kesiminin devrim hareketinden tecrit edilmesine yol açtı, dolayısıyla da iki ay sonra Mart 1919’da yeniden patlayan işçi ayaklanmalarına katılmaları böylece engellenmiş oldu. Bu yenilgi egemen sınıfların Almanya’nın çeşitli bölgelerinde farklı tarihlerde ortaya çıkan devrimci ayaklanmaları rahatça bastırmalarına da olanak vermiş oldu. Bütün bunların ana fikri; işçi sınıfının kendi öz yapıları olmaksızın gerçek bir toplumsal devrimin olmayacağıdır.

Meclis hareketlerinin gelecek süreçteki konumları ne olabilir sence?

1871 Paris Komünü, 1917 Ekim Devrimi, 1918-1919 Avrupa Devrimleri bize bunu net bir şekilde gösterir. İspanya İç Savaşı da aslında bir meclis hareketidir. İran Devrimi’nde, Portekiz Devrimi’nde de meclisler var. Suriye’de özellikle de Kuzey Suriye, yani Rojava’da da meclisler toplumsal devrimin motoru olarak rol aldılar. Meclislerin gelecekte kendi başına bir yapı olarak şekillenmeye devam edeceklerini düşünüyorum. 1917’ye göre daha farklı konumlara dönüşerek gelişme gösterecekleri kanısındaydım. Kendi bağımsızlıklarını daha da güçlendirmek isteyecek ve bütün gelişmelerin temel merkezini oluşturacaklardır. Şimdiye kadar kendi kendini örgütleme olarak algılayan işçi meclisleri kendisini var etmenin de önemini kavrayacaklardır. Bu Ekim Devrimi’nden ve Avrupa Devrimlerinden çıkarılacak en önemli ders olacak.

Bu yıl biliyorsun Paris Komünü’nün 150. Yıldönümü. Paris Komünü ilk gelişmiş üretici sınıfın kendi kendini örgütlemesini başarmış ve topluma derinlemesine işlemiş örneğidir. Paris Komünü’nün diğer bir özelliği bölgesel bir organ olarak ortaya çıkmasıdır. Aslında o dönemde Paris’te ciddi bir sanayi yoktu, dolayısıyla komün, bir nevi belediye birimi olarak ortaya çıkmıştı. Rusya’daysa tersine, ciddi, büyük üretim merkezleri vardı ve devrim bölgesel olmaktan çok ulusal boyuttaydı. Paris Komünü’nü daha çok zanaatkar olan küçük üreticilerin hâkim olduğu bir sınıfın hareketi olarak görebiliriz. Buradaki atölyeler ancak 10-15 civarında emekçiyi kapsıyordu. Rusya’da devrim binlerce insanı kapsayan büyük fabrikalardaki işçilerin içinden ve topraksız köylü gençlerin oluşturduğu geniş Rusya topraklarından başladı. Günümüzde artık büyük ihtimalle aynı benzerlikte meclisler olmayacak çünkü söz konusu işçi ve köylü meclisleri sanayi toplumunun içinden oluşan yapılardı. Ama ekonomi orada kalmadan gelişmeye devam etti ve biz şimdi çok daha farklı bir ekonomik sürecin içindeyiz. Günümüzde karışık ekonomik üretim biçimleri var ve işsizlik yapısal bir sorun, bir gerçek olarak kendisini biçimlendirmiş durumda.

Mesela Arap Baharı’nda meydan işgalleri kendisini göstermişti. Belki de bu yeni biçimler gelecekteki toplumun kendi kendisinin örgütlemesinin çekirdeği olabilir. Sadece bu biçim yoktu şüphesiz. Mısır’da, özellikle de Tunus’ta işçiler ve sendikalar da bir varlık olarak toplumsal hareketi temsil ettiler. Önümüzdeki süreçte yeni toplumsal tabakaların da sosyal devrimde önemli bir rol oynayacaklarını iyi hesaba katmak gerekir. İşsizler, ekolojik hareketler, feminist hareket bunlardan sadece bazıları. Yani Komün olarak başlayan Sovyet olarak devam eden kendi kendini yönetme aygıtlarının, daha radikal bir konuma doğru, işsizlerin de katılacağı yeni formasyonlara dönüşeceğini düşünüyorum.

İşçi sınıfının iktidar organlarının tarihsel süreç içinde gelişip yeni formasyonlara uğrayarak bir bütünlüğe ulaşacağını mı söylemek istiyorsun?

Evet, aynen bunu demek istiyorum. Komün’den Sovyet’e, Fabrika Komiteleri’nden Alan İşgalleri’ne, en son Rojava’daki Özerk Yönetim şeklinde yer ve zaman içinde farklılık gösteren, ezilenlerin iktidar biçimlerinin birbirinden ders alarak, bir bütünlüğe doğru gitmek zorunda olduklarını düşünüyorum. Bu gerçeklik ışığında biz devrimciler bunu hesaba katarak kendi siyasal geçmişimizle de hesaplaşmak zorundayız. Bu gelenek parlamentarizmin karşısında işçi sınıfının geleneği olarak ortaya çıkmıştır. Yani parlamento ve parti kavramı burjuvazinin egemenlik aygıtlarına tekabül eder, komün, sovyet, işçi meclisleri ve çoğulcu fraksiyonları işçi sınıfının egemenlik aygıtlarına tekabül eder. Parti kavramını parlamento kavramından ayırmak mümkün değildir. Sosyalizm kurmak adına parlamentoyu savunmak tam bir illüzyon, bunun en iyi örneğini sosyal demokrat hareket ispatlamıştır. Çünkü parti kurmak parti egemenliğini hedefler, bizim 20. yy. da yaşadığımız sosyalizm pratiği tam da budur. Bu da Meclis ya da Sovyet düşüncesiyle hiçbir şekilde ortaklaşamaz. Eğer bir toplumsal devrimden bahsedeceksek, işçi meclislerinin üstünde farklı bir iktidar aygıtı olamaz. İşçi meclisleri iktidarın ta kendisidir. O ya iktidardadır ya değildir. Parti yapısının söz konusu olduğu yerde, bu durumda işçi meclisleri onun egemenliği altına girmek durumunda kalır. Mesela Avusturya’da, 1918-19’da, FRSI bu konuya ilişkin çok net bir tutum ortaya koymuştur: “İşçi sınıfının kurtuluşunu ancak işçi sınıfının kendisi gerçekleştirebilir ve bunun gerçekleşmesi de ancak işçi meclisleri sistemiyle olacaktır.”

İşçi meclislerini parlamenter sistemden ayıran başka ne tür özellikler var?

Devrim partinin meselesi değil, tüm işçi sınıfının meselesidir. İşçi meclisleri içinde doğal olarak farklı çıkar beklentisine sahip fraksiyonlar olacaktır. Zaten işçi meclisi düşüncesinde monolitizme/tekçiliğe yer yoktur. İşçi meclisinde seçilenin her an geri seçilmesi ilkesi bir tek kişinin diktasını imkânsız kılarken, aynı zamanda çoğulculuğun da garantisi olur. Diğer taraftan bu ilke iktidarın kişi ya da parti adına kurumsallaşmasını engellemiş olur. Liste olarak değil de kişi adaylığını düşündüğümüzde liste içinde aday olanın sorumluğu ve hesap verebilirliği bir partiye ait olur, ama kişi adaylığında bu sorumluluk ve hesap verebilirlik o kişiye ait olur. Bu “bunu sen yaptın! Bunu o yaptı, parti değil!” anlamında açık, seçik ve bürokrasiyi dışlayan bir süreç olur. İşçi meclislerindeki kişinin hesap verme zorunluğu ve rotasyon sistemi meclisin üzerinde her halükârda herhangi bir akımın daimî olarak ideolojik veya kültürel bir egemenlik kurmasını kesinlikle engellemiş olur. Bu demokratik bir sistemin önemli ve temel tedbirleridir. Bu bürokrasinin temelde oluşmasını engellediği gibi, İşçi Meclisi’nin üstünde hiçbir yapının oluşmamasının da garantisidir.

Sovyetler Birliği’nde işçi sınıfı adına oluşturulan “tek parti egemenliği” daha sonra, Çin, Küba, Vietnam, Doğu Avrupa ülkelerinde de benzeri şekilde yaygınlaştı. Bu sistem 1989 süreciyle başlayıp nihayetinde 1992’de birkaç istisna dışında (Küba, Demokratik Kore Cumhuriyeti) yıkıldı ya da tamamen kapitalizme (Çin) entegre oldu gitti. Günümüzde sosyalistler bu süreçten hangi dersleri çıkarmalıdır?

Reel sosyalizm deyince zorunlu olarak Sovyetler Birliği ile başlamamız lazım, çünkü ilk örnek orası. Sovyetler Birliği’nde sovyetlerin işlevsiz hale getirilmesiyle, başlayan bir toplumsal devrimin kesintisiz bir şekilde devam etmesi imkânsız kılındı. Sosyal devrim deneyimi ve girişimi durdurulmuş oldu. Burada teslim etmemiz gereken en önemli gerçek, bizzat Bolşeviklerin kendi elleriyle sovyetleri işlevsizleştirerek işçi sınıfını iktidarsızlaştırmış olmalarıdır. İşçi sınıfının iktidarsızlaştırılması, dolayısıyla daha önce köylü sınıfıyla kurulan ittifakı da anlamsız hale getirmişti. Böylece köylü sınıfı tamamen parti bürokrasinin sosyal deney alanı haline getirilerek toplumsal yaşam allak bullak edilmiştir. İşçi sınıfının iktidarsızlaşma süreci maalesef sandığımızdan da öncesinde başlamıştı; bir taraftan Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin hakimiyetinin bir aracı yapılırken, diğer taraftan da Rus Devrimi’nin en temel ögesi olan işyeri komitelerinin sistematik bir şekilde iktidarsızlaştırılmasıdır. Sendikaların partinin alt birimine dönüştürülmesi ve parti disiplini altına sokulmasını da bunun bir başka öğesi olarak görmek lazım. Bu adımlarla Bolşevikler, birinci olarak işçi sınıfı üzerindeki egemenliklerini sıkı bir şekilde kurmuş oldular ve böylece işçi sınıfı örgütlerini bürokratikleştirip dişleri sökülmüş bir kaplana dönüştürdüler. İkincisi özellikle NEP döneminde köylü sınıfı içinde de kapitalistleşme süreciyle köylülüğü bütünüyle güçlendirmiş oldular. Bununla birlikte bir şekilde ileride Bolşeviklerin iktidarını sorgulayabilecek yeni bir burjuva öğesini de diriltmiş oldular. Süreç içinde gidişatın vahametini gören Bolşevikler, zora dayanan kolektifleştirmeyle bu süreci durdurdular. Bu durum zamanında “Sosyalizmin çırağı Bolşevikler 1921’de sihirbazlıkla kendi düşmanını yaratıp, ardından bu yeni burjuva sınıfını yanlış araçlarla, yani zora dayanan kolektifleştirmeyle ancak cevaplayabildiler” deyimiyle ifade ediliyordu.

Ne olursa olsun, Rus Devrimi Bolşevik komünist hareketin yakın tarihteki en önemli merhalesidir ama günahı ve sevabıyla bu böyledir. Günahı olarak da “Devrim kendi çocuklarını yer” deyimini burada maalesef hatırlamamız gerekir. Bütün bu olumsuz gelişmeleri art arda dizdiğimizde pek tabidir ki, Dünya Devrimi düşüncesinden de çoktan vazgeçilmiş olduğunu anlamış oluruz. Rus Devrimi’nin bu geri noktalara savrulduğu bir süreçte bile Batı’daki olası devrimlerin zaferleriyle bunun aşılabileceği umudu vardı. Ama maalesef Batı’daki devrimler de beklenenden erken bir tarihte yenilgiye uğradılar. Bunun sonucu olarak ortaya atılan “Tek ülkede sosyalizm” sloganı aslında Sovyetler Birliği’ndeki toplumsal devrimin de yenilgiyle sonuçlandığının açık bir itirafıydı. Daha sonraki süreçte politik, kültürel olarak yaşananın da sosyalizmle pek bir alakası olmadığını sosyalizmden çok sosyalizmin itibarsızlaştırılması olduğunu anlamamız gerekir. Tabi ki Batılı kapitalist ülkelere kıyaslanırsa, özellikle özel mülkiyetin kaldırılmış olması, sosyal güvencenin tüm toplumu kapsaması gibi bazı olumlu yönler olsa da, hatta 2. Paylaşım Savaşı ertesinde Reel Sosyalist ülkelerin sayı ve sınırı genişlemiş olsa da, bütün bunlar hiçbir biçimde sosyalizmin itibarsızlaştırılmasını engelleyemediler. 1953 Doğu Berlin, 1956 Macaristan, 1968 Prag Ayaklanmasını, sosyalizmin itibarsızlaşmasının daha da görünür dışa vurumları olarak okumak gerekir.

Emperyalizme karşı ulusal kurtuluş hareketlerinin reel sosyalizm sistemine bağlaşık şekilde de olsa başarılı olması elbette inkar edilmez bir gerçeklik. ABD emperyalizmine karşı mücadeleyi desteklerken Kuzey Vietnam’da bildiğimiz reel sosyalizmin inşa edildiğini de unutmamamız gerekir. Bir sosyalist olarak, ulusal kurtuluş hareketini desteklerken, yeni kurulanın bizim algıladığımız anlamda bir sosyalizm olmadığını da ayırt etmemiz gerekir. Bu ayırımı yapamayanlar onlarca yıl emperyalizme direnen fakir bir Vietnam’ın bağımsızlıktan sonra neden tekrar eski düşmanı olan ABD ile ortak iş birliğine gittiğine anlam veremez. Reel Sosyalizmin, ulusal devletçilik olarak burjuva paradigmasının bir parçası olduğunu fark edemez.

Yani orada kurulanın reel sosyalizm dışında bir şey olduğu illüzyonuna düşmememiz gerekir. Diğer bir değişle Vietnamlı devrimciler emperyalizmi yendiler ama gerçek anlamda sosyalizmi kuramadılar ve kuramazlardı da. Onların emperyalizme karşı mücadelesini desteklemeliyiz ama kurdukları reel sosyalizmin de sosyalizm olmadığını bilmemiz ve böylesi bir tuzağa düşmememiz gerekir.

Bir de uzun askeri mücadele süreci içinden geçerek sosyalist bir düzen kurmanın ne tür sorunlara yol açma olasılığı olduğunu da bilmemiz gerekir. Bu zorluğun ne anlama geldiğini iyi sorgulamamız gerekir. Militarizmin her zaman özgürlüğü kısıtlayan ya da onu yok eden otoriter bir sistem olduğunu bilmemiz önemlidir. Sovyetlerin bunun en iyi örneğini oluşturduğunu biliyoruz artık. Emperyalizme ya da egemen güçlere karşı askeri mücadeleyi inkâr veya onu küçümsemek istemiyorum elbette, söylemek istediğim sadece böyle bir süreçten geçen toplumun demokratik ve özgür bir sistem yaratmada ciddi zorluklar yaşayacağıdır. Çünkü askeri disiplin ve koşullarına alışmış bir toplumda, otoriter bir sistemin oluşması daha kolaydır. Bir noktayı daha burada hatırlamakta yarar var; sosyalizm sadece burjuva devletini yıkmakla kalmayıp onun yerine “devlet olmayan devlet” kurmaya dayanan bir dünya görüşüdür. Ulusal kurtuluş hareketlerinin toplumdan kopan ve profesyonelleşen bir biçim olduğunu ve bunun da süreçte dejenerasyona yol açtığını hesaba katmak lazım. Bunun böyle olmasını engellemek için sürekli devrimci bir yenilemeye ihtiyaç vardır. Bu tür yenilikçi hareketler zaman zaman reel sosyalist ülkelerde yukarıda sözünü ettiğimiz Doğu Berlin, Macaristan, Prag ayaklanma örneklerinde görülebileceği gibi ortaya çıktı da. Ama toplumun temeli içinde, yatay olarak örgütlenmiş ya da onların içinden çıkmış hareketler reel sosyalizmin nomenklatura’sı[14] açısından hep bir tehdit olarak gördüğünden hepsi de ezilmiştir. Bu tür sistemler sonuç itibarıyla kendi içinde çökme noktasına geldi ve nihayetinde çöktü, ki bunların arkasından gözyaşı dökmemiz ya da yas tutmamız gereksiz. Bu sistemin yıkılması en azından yeni ve daha sahici olanaklar yaratsa da, dramatik bir durumla karşı karşıya kaldığımızı ve sırtımızın duvara dayalı olduğunu da hesaba katmamız gerekir. Bunun asıl sebebi de sosyalizmin önemli ölçüde itibarsızlaşması ve sosyalist hareketin esas olarak halen bildiğimiz reel sosyalist bir anlayışa sahip olmasıdır.

Koronavirüsünün ortaya çıkışıyla, uluslararası sermayenin bunu özel olarak kötüye kullandığını da düşünürsek, durumumuzun daha da içler açısı olduğunu görmek durumundayız. Reel sosyalizmin yıkıldığı ve koronavirüsünün yaygınlaştığı dünya koşullarında toplumlar daha fazla umutsuzluğa kapılmakta, bu umutsuzluk kitleleri daha fazla parlamentarizme ve partilere ve otoriter rejimlere bel bağlamaya sürüklese de, bunun sonunda ne olacağını biz en azından geçmiş deneylerimizden biliyoruz.

Toplumların kendi başının çaresine bakma güdüsüyle, bir şekilde yeniden harekete geçeceği muhakkak. Temel mesele, ortaya çıkan toplumsal başkaldırılara karşı biz sosyalistlerin nasıl bir tutum takınacağımız meselesidir. Sosyalistler toplumların başkaldırısına uyum göstermeli ve bu başkaldırıların içinde oluşan kendi kendini yönetme aygıtlarına da uyum sağlamayı becerebilmelidir. Onlara egemen olmaya çalışmamalı, onların egemenliğine hizmet etmelidirler. Dünya Komünist Hareketi’nin tarihinden çıkarmamız gereken en önemli ders bence budur.

Son soru… Marksizm ile Anarşizm arasında nasıl bir ilişki kurulabilir, bir eşgüdüm oluşturulabilir mi, bir liberter sosyalist olarak senin düşüncen nedir?

Ben böyle bir şeyin olmasının zorunluk olduğunu düşünüyorum. Bildiğimiz tarihsel bir paradigmasıyla düşünürsek Anarşizmin çöktüğünü kabul etmek gerekir. Sovyetler Birliği nezdindeki başarısızlıktan ötürü, “komünizmin çökmesinden dolayı tek umudumuz olarak Anarşizm geride kaldı demek” olaya çok basit yaklaşmak olur. Anarşizmin başarısız olduğu açık artık. İspanya İç Savaşı’nda Stalinizmin işlediği suçları da işin içine katarak söylersek; Dünya faşist hareketinin gelişmesinde Anarşizmin katkısının hiç de azımsanacak düzeyde olmadığını unutmamak lazım.

Sovyetler Birliği ve Stalin’in neler yaptığını az çok biliyoruz da Anarşistlerin bu konuda yanlışlarından bir örnek vermen mümkün mü?

İspanya İç Savaşı’nda birdenbire burjuva hükümetine katılmalarını örnek olarak göstermek mümkün mesala. Anarşist dünya görüşü açısından tabu sayılabilecek bu adımı atarak bilerek ya da bilmeyerek Stalinizmin İspanya İç Savaşı’ndaki olumsuz rolüne, bir başka açıdan katkı sunmuş oldular. Anarşizmin birçok daha ciddi yanlışı var ama buna rağmen Komünist Harekete yönelik bir dizi doğru eleştirileri de var. Ama tersi de doğru, yani komünistlerin Anarşizmi eleştiren birçok haklı eleştirileri de var. Burada önemli olan bu karşılıklı eleştirileri analiz ederek bir senteze ulaşmaktır. Komünizmin ya da radikal Marksizm ile Anarşizmin pozitif yönlerini yeniden ele almak gerekir. Liberter Marksizm işte tam burada anlam kazanıyor. Son on yıllarda Dünya’da ortaya çıkan kitle hareketleri Occupay, Arap Baharı, Gezi Direnişi, Rojava hatta Sarı Yelekliler Hareketi vs. vb. gibi kitlesel hareketler liberter Marksizm ile bir anlam buluyor. Bunun özü “biz kendi kendimizi yöneteceğiz, bize lider, parti veya öncü gerekli değil” anlayışını ifade eder. Kolektif olarak partilere ve parlamentolara güven duymamayı ve bunların yerine doğrudan kitle hareketinin kendisini koyması anlayışıdır. Sorumluluğu ve sonuçlarını da hareketin kendisinin üslenmesi anlayışıdır.

Kuzey Suriye’deki deney bize bir taraftan bu özgürleştirici anlayışı, kitlenin kendi deneyine sahip çıkması, sonuçlarına katlanması ve önceki yüzyıldaki Komünist hareketteki gibi illüzyonlara kapılmamayı öğretti. Anarşizmin savladığı barışçı bir şekilde sosyalizme geçmenin (her ne kadar arzu edilen bir şey olsa da) mümkün olmadığı da bir gerçek. Hiçbir egemen sınıfın maalesef gönüllü olarak iktidarı terk etmediği dünya tarihindeki sınıf savaşlarıyla sabit. Dolayısıyla senin de karşı iktidar yapılarını oluşturman gerekiyor, mesele burada elit bir tabakanın oluşturulmasına müsaade edecek bir yapılanmaya mı meydan vereceksin, yoksa her daim kitlenin kendi öz örgütlenmesini mi esas alacaksın. Barış içinde değişimin olmayacağını pratik mücadele hep göstermiştir. Anarşistler bile bunu İspanya İç Savaşı’nda fark etmek durumunda kalmışlardır. İspanyol anarşistlerin içindeki José Buenaventura Duritti’nin arkadaşlarıolan küçük bir kanat bunun zorunlu olduğunu görerek hareket ettiler. Ayrıca Anarşizm ile sendikalizm arasındaki ayrışmada da bunu görmek mümkün. Sendikalizm bizzat günlük mücadele içinde meselenin iktidar meselesi olduğunu yaşayarak öğrenmek durumunda kaldı. Anarşizmin bireysel özgürlük temelli doğmasının toplumu değiştirmede bir karşılığı olmadığı çok açık.

Sonuç itibarıyla tekrar şunu söyleyerek sözlerimi bitireyim; iki akımın olumlu yönlerinin tarihsel olarak senteze ulaştırmanın liberter bir Marksist olarak önümüzdeki süreçte önemli olacağını düşünüyorum.

Söyleşi için çok teşekkür ederim Peter.

Ben teşekkür ederim.

Viyana: Şubat 2021

Peter Haumer’in yayımladığı kitaplar:

Julius Dickmann, “…daß die Masse sich selbst begreifen lernt”

Julius Dickmann, “… Yığınların kendilerini anlamaları, öğrenmeleri”

https://www.mandelbaum.at/buecher/peter-haumer/julius-dickmann/

Peter Haumer, Die Geschichte der FRSI,

Peter Haumer, FRSI’nin Tarihi

https://www.mandelbaum.at/buch.php?id=840

Hugo Sonnenschein, “Judenjunge, Slowakenkind, Kulturbastard”

Hugo Sonnenschein, “Yahudi Oğlanı, Slovak Çocuğu, Kültürel Piç”

Dergi:

Die Aktion: https://en.wikipedia.org/wiki/Franz_Pfemfert#/media/File:Aktion_1914.jpg


[1] Föderation Revolutionärer Sozialisten Internationale (FRSI)

[2] Günümüzdeki Polonya-Ukrayna sınır bölgesi

[3] Dışavurumcu.

[4] 2. Paylaşım Savaşı’nın ardından Çekoslovakya Halk Cumhuriyeti’nin ilan edilmesiyle birlikte muhalifleri tasfiye etmek amacıyla büyük çoğunluğu asılsız iddialara dayanan bir dizi dava açıldı. Komünist rejimi komplo kurarak devirmek suçlamasıyla açılan bu davaların en büyüğünde önemli şahsiyetler de yargılandı. Bu davaların en bilineni 8 Haziran 1950 tarihinde karara bağlandı ve Záviš Kalandra, Milada Horáková, Jan Buchal ve Oldřich Pecl idam cezasına çarptırıldılar. Cezaları bir müddet sonra da infaz edildi. İdam edilenlerden biri olan tarihçi, tiyatro eleştirmeni ve edebiyat kuramcısı Záviš Kalandra 1923 yılında Çekoslovakya Komünist Partisi’ne üye olmuş, 1936 Moskova Duruşmaları’nı eleştirdiği için partiden ihraç edilmişti. 1939 yılında Gestapo tarafından tutuklanan Kalandra 1945 yılına kadar toplama kamplarında hapsedildi. Savaşın ardından Troçkist olarak suçlanarak söz konusu davada yargılandı ve komünist rejimi devirmek için komplo kurmak suçlamasıyla idam cezasına mahkum edildi. 

Hugo Sonnenschein de muhaliflere yönelik Stalinci duruşmalar esnasında yargılanan devrimcilerden biridir. Sonnenschein 1947 yılında işbirlikçi olduğu iddiasıyla yargılanarak 20 yıl hapse mahkûm edildi. 1953 yılında tüberkülozdan cezaevinde yaşamını yitirdi.

[5] Moravya, Çek Cumhuriyeti’nde bir eyalet; Bohemya ve Silezya ile birlikte Çek Cumhuriyeti içindeki tarihi bölgelerden birisi.

[6] Kalfaların usta olmaları için üç yıl içinde üç ayrı şehre gidip zanaatlarını icra etme görev süreleri.

[7] Kızıl Muhafızlar

[8] Süd Tirol denen bölgede çoğunluğu Avusturyalı ve Almanca konuşan bir halk var.

[9] Kuzey İtalya

[10] Avusturya Sosyal Demokrat Partisi

[11] Paramiliter Askeri Savunma Birlikleri

[12] Marksist literatürde “Austro Marksizm” sıkça kullanılan bir tanımdır ve bu daha çok Avusturyalı Marksist Otto Bauer ile birlikte anılmaktadır.

[13] Halk Savunma Birlikleri

[14] Real sosyalist ülkelerdeki yönetimdeki elit kesim

Çok Okunanlar